Messages
110
Reactions
188
Age
34
YouTube
link
Türk makam müziğinde bestecilik konusunda Erol Sayan hocanın Ulusal Müziğimiz diye bir kitabı vardır. Bununla beraber bestecilik, Türk müziğinin klasik döneminde daha belirgindir. Öncelikle şiirler aruz vezni yani vezin ile yazılır. Bu vezinler örneğin Fâilatün... vs. diye gitmekle beraber, bunlar kalıplardır. İşin aslı kısa ve uzun heceler ve bunlara göre usul ve melodinin oturtulmasıdır. Bununla ilgili bir çok makale ve tez de vardır. Burada ufak bir şeye dikkat çekmek isterim; vezin için Arabi ve Farsi kelimelere ihtiyaç yoktur. Örneğin 'Beni reddetse de ağzın bilirim özler için' adlı güfte Türkçedir. Samim Arıksoy'a ait olan bu güftenin vezni: Feilâtün Feilâtün Feilâtün Feilün'dür. Hecelerin uzunluk kısalığına göre besteci önce bir usul bulur. Bu usul hemen hemen her usul olabilir. Bestecinin güfteleri nasıl oturtacağını bilmesi lazım. Ki Türk müziği konservatuarlarında bunun eğitimi verilmektedir. Bu güfteye uygun makamı da besteci, kendi belirler. Örneğin Erol Sayan bunu Acemkürdi makamında bestelemiş fakat ben Hicaz makamında besteleyebilirim. Bu biraz idarei maslahata ya da bestecinin iradesine bağlıdır. Bununla ilgili bir makale daha ekliyorum.
Türk makam müziğindeki klasik sözlü formlar: Kâr, Kârçe, Ağır Semai, Yürük Semai, Şarkıdır genel manada. Klasik bir takımdır aynı zamanda. Bunların kalıpları bellidir. Güfteler illaki vezin ile yazılmıştır. Ve taksimat bu güftelere göre, usule dağıtılır. Eğer detaya girersek çok uzar :D. Klasik dönemlerde yazılmış peşrev ve saz semaileri ise bu takımlar için bestelenir. Sizin bahsettiğiniz soru-cevap ilişkisi klasik Türk müziği eserlerinde yoktur çünkü peşrev faslın ya da takımın başında çalınmak için, saz semaileri ise sonunda çalınmak için bestelenir. Bunların formları da kesindir. Peşrevler 4 hane 1 mülazime, saz semaileri 4 hane 1 mülazimedir ki, 4. haneleri mutlaka yürük semai usulündedir. 19. yüzyılın başında başka usullerle de bestelenmiştir. Bunların en öncü örneği Refik Fersan'ın Nikriz Saz Semaisidir ki Atatürk'ün isteği üzerine 4. hanesi Zeybek tavrında 9 zamanlı bestelenmiştir. Bunlar dini eserler için de geçerlidir genellikle. Başka bir bilgi olarak Celaleddin Dede'nin bestelediği Dügâh ayin için peşrev besteleyen Fahreddin Dede, ayine uygun bir peşrev bestelemiştir. Yani ayinin melodik yapı ve havasına uygun olarak tasarlamıştır, ki klasik peşrevler ile aynıdır yapısı.
 

Download all Attachments

Messages
2516
Reactions
3837
Website
link
Facebook
link
Şu an okuyamıyorum hepsini. Ayrı konularda konuşmak isterim hepsini. Evet, Erol Sayan'ın kitabı var, bulduğum tek örnek de o zâten ama onda da eksik çok. Samim Arıksoy örneği de zâten kendisinden ama günümüzde başka şâir yok aruz kullanan. Kullananlar da zâten cumhûriyetin ilk döneminde doğmuş olanlar. Onlar da klasiklere hâkim olanlar. Bugün kimse dîvan edebiyâtı okumuyor, bilmiyor. Bilenler de o tarz kaleme alıyor. Günümüz Türkçesiyle yazan kimseye rastlamadım.
 
Messages
110
Reactions
188
Age
34
YouTube
link
Şu an okuyamıyorum hepsini. Ayrı konularda konuşmak isterim hepsini. Evet, Erol Sayan'ın kitabı var, bulduğum tek örnek de o zâten ama onda da eksik çok. Samim Arıksoy örneği de zâten kendisinden ama günümüzde başka şâir yok aruz kullanan. Kullananlar da zâten cumhûriyetin ilk döneminde doğmuş olanlar. Onlar da klasiklere hâkim olanlar. Bugün kimse dîvan edebiyâtı okumuyor, bilmiyor. Bilenler de o tarz kaleme alıyor. Günümüz Türkçesiyle yazan kimseye rastlamadım.
Sayan'ın kitabı eksik olabilir fakat en azından fikir verimesi açısından okunabilir. Ki dediğim gibi çok fazla makale ve tez vardır bu konuda. Bendeniz de bir kitap hazırlığı içindeyim bu konuya dair. Aslında bir kaç kalıbı bilince aruz kalıbı ile şiir yazılabilir. Örneğin:

Seviyordum onu kalbimde durur hâtıralar
Kime gitsem, kime sorsam beni tekrar yaralar
Deli gönlüm yine bilmem bi-vefâda ne arar?
Kime gitsem, kime sorsam beni tekrar yaralar

Örneğin bu şiir nâcizâne fakirindir. Vezni Feilâtün.. dür Biraz kalıbı bilince yazılır yani şiir de.
 
Messages
2516
Reactions
3837
Website
link
Facebook
link
Tabii ki kalıbı alıp bir şiir yazabiliriz. Ama şiir yazmak var, yazmak var. Mustafa Nafiz Irmak olmak çok ayrı bir olay. Bu işin katmanını bilenler yok. Kalıp alıp dörtlük yazmak değil mesele. Yâni şöyle diyeyim, bugünün 20-40 yaşlarında genç bir müzisyensiniz. Eser üretmek istiyorsunuz. Kimin kapısını çalıp güfte isteyebileceksiniz? Kimdir bu kişiler, nerededirler?

Kalıp ile hareket edecek olursak, ben bile, müzisyen olmayan ben, hemen nihâvend makâmının kalıbını alıp bir eser üretebilirim. Güçlüyü, karârı, seyri ona denk getirip bir eser yazarım. Ama formüle uymak değil mesele, eşsiz ve hârika bir eser ortaya koymaktır mesele. O nağmeyi, o melodiyi tutturmak ustalık istiyor. Kalıbı herkes kullanabilir, aruz gibi, mesele derinlik katmak olaya. Ben böyle düşünüyorum en azından. Makâleyi okuyacağım birazdan, henüz okuyamadım, teşekkürler.

Peşrevler 4 hane 1 mülazime, saz semaileri 4 hane 1 mülazimedir ki, 4.
Bu arada 3 hâneli olanlar da var, sanırım 2 hâneli olanını da görmüştüm. Bir de bu hâne ve mülâzime olayı formu açıklamaya yetmiyor. Bu genel şablon. İkisi de aynı şablonu kullanıyor 4+1. Ama peşrevi peşrev yapan, saz semâîsini o yapan nedir? Onun açıklaması yok. Şöyle sorayım. Ben bir eser yazdım diyelim, 4+1 şeklinde. Ama ismini koymadım, size gönderdim, Notaya bakarak benim peşrev mi yoksa saz semâîsi yazdığımı nereden bilebilceksiniz, onu merak ediyorum. Neye bakarak anlaşılıyor? Bu sâdece bu iki form için. Daha onlarca saz eser türleri var. Bunları ayırt etmek sâdece şablona ve usûle bakarak mı oluyor?
 
Messages
110
Reactions
188
Age
34
YouTube
link
Bu arada 3 hâneli olanlar da var, sanırım 2 hâneli olanını da görmüştüm. Bir de bu hâne ve mülâzime olayı formu açıklamaya yetmiyor. Bu genel şablon. İkisi de aynı şablonu kullanıyor 4+1. Ama peşrevi peşrev yapan, saz semâîsini o yapan nedir? Onun açıklaması yok. Şöyle sorayım. Ben bir eser yazdım diyelim, 4+1 şeklinde. Ama ismini koymadım, size gönderdim, Notaya bakarak benim peşrev mi yoksa saz semâîsi yazdığımı nereden bilebilceksiniz, onu merak ediyorum. Neye bakarak anlaşılıyor? Bu sâdece bu iki form için. Daha onlarca saz eser türleri var. Bunları ayırt etmek sâdece şablona ve usûle bakarak mı oluyor?
2 ya da 3 hatta zeyl dedikleri kuyruklu peşrevler vardır. Bunları Ali Ufki'de ya da Kantemiroğlu'nda görmekteyiz. Fakat bu formlar tekamülünü Dede Efendi zamanında özellikle tamamlamışlardır. Dede Efendi o yüzden büyük bir bestecidir. Her formun ve bestenin tam olarak şablonunu bestelediği eserler ile ortaya koymuştur. O yüzden bu yapı 19. yüzyılda oturmuştur diyebiliriz.
Sorunuza gelirsek; peşrevler klasik olarak büyük usuller ile ölçülür: Muhammes, Hafif, Devr-i Kebir vs. Yani siz eğer klasik manada bir peşrev besteledim diyecekseniz büyük usul ile olmalı. İkincisi birinci hane ve mülazimede mutlaka kullandığınız makamın seyrini tam olarak vermelisiniz. Yani Rast yapıyorsanız, durak civarından başlayacaksınız, Neva perdesi civarında dolaşıp, mülazime bitince tam olarak makamı belli etmiş olmalısınız ve geçki yapmamalısınız. Öteki hanelerde yakın ya da uzak geçkiler olabilir.

Saz semaileri ise 10 zamanlı usul olan aksak semai ile ölçülür. Bunun dışındaki semailer Ali Ufki ve Kantemiroğlu'nda vardır. 3 ya da 6 zamanlı gibi. Ama yukarıda da değindiğim gibi, asıl formatı 19. yyda tamamlamıştır. Ve dördüncü hane mutlaka yürük semai olmalıdır. Bunun sebebi semai ile ölçülen ve faslın sonunda çalındığı için daha kıvrak melodilere haiz olması gerektiğinden olabilir. Bunda da yine makam kullanımı aynı peşrevlerdeki gibi olmalıdır.

Derinlik mevzusuna gelirsek. Bu rasyonel akıl ile yürütülemeyecek kadar müphemdir. Zaten o yüzden bir sürü kişi beste yapar ama aralarında bazıları öne çıkar.
 
Messages
2516
Reactions
3837
Website
link
Facebook
link
Bilgiler için teşekkürler. Peki usûl ismi vermeden (her usûl zâten 2'nin ve 3'ün katmanıdır) peşrev ile saz semâisini ayırt etmek mümkün müdür? Aralarındaki fark usûl darb farkından ibâret oluyor sâdece. Şablon aynı şablon. Makam seyri aynı seyir. Melodik yapı olarak farklılık yok o halde? Kısacası yazdığım peşrevi her an saz semâîsi olarak da sunabilirim, son hâne aksak semâîye uygun olduğu sürece. Eleştirim aslâ size değil, siz sâdece elçisiniz ;). Bu form ayrılıkları o kadar basit ki. İçindeki melodik cümleye bakmaksızın sâdece usûl ve 4+1 şablonu yeterli demek ki. O zaman ben 5+1 yapayım, yeni bir form oluşturayım :D, son hâne de x usûl olsun. Bizimkiler bu olayı Dede'den sonra hiç mi ilerletmemişler, hayret ediyorum :).
 
Messages
110
Reactions
188
Age
34
YouTube
link
Bilgiler için teşekkürler. Peki usûl ismi vermeden (her usûl zâten 2'nin ve 3'ün katmanıdır) peşrev ile saz semâisini ayırt etmek mümkün müdür? Aralarındaki fark usûl darb farkından ibâret oluyor sâdece. Şablon aynı şablon. Makam seyri aynı seyir. Melodik yapı olarak farklılık yok o halde? Kısacası yazdığım peşrevi her an saz semâîsi olarak da sunabilirim, son hâne aksak semâîye uygun olduğu sürece. Eleştirim aslâ size değil, siz sâdece elçisiniz ;). Bu form ayrılıkları o kadar basit ki. İçindeki melodik cümleye bakmaksızın sâdece usûl ve 4+1 şablonu yeterli demek ki. O zaman ben 5+1 yapayım, yeni bir form oluşturayım :D, son hâne de x usûl olsun. Bizimkiler bu olayı Dede'den sonra hiç mi ilerletmemişler, hayret ediyorum :).
Elbette yeni form arayışları olmuştur. Örneğin Methal formu. Ali Rifat Çağatay peşrevlerin yerine daha kısa, küçük usullerin de kullanılabildiği bu formu icat etmiştir. Bu formda Refik Fersan, Alaeddin Yavaşça gibi ustalar da eserler vermiştir. Daha serbesttir peşreve göre ve haneleri yoktur. Ve bu formlara uymayan eserler 'saz eseri' olarak geçmektedir. Ama siz de elbette yeni bir form önerebilirsiniz. Bu tamamen kabul görüp görmemesine bağlıdır. Müzikte ya da her sanatta kesin kaideler asla olmamıştır. Yoksa Picasso, Dali, Matisse çıkar mıydı?. Bunlar kaideleri yerle yeksan etmişledir. Akıma da sürrealizm demişlerdir. İsterseniz Michelengelo'dan başka sanatçı tanımam diyelim. Kimsenin umrunda olmaz :D
 
Messages
2516
Reactions
3837
Website
link
Facebook
link
Sonunda okuyabildim zaman ayırıp. İçinden alıntılamak istediklerim var. Ben bestekârlık yönüyle daha çok ilgileniyorum, maalesef o bakımdan hiç ele alınmamış. Güfte ile uyumu tartışılmış ama tabii ki bu da önemli ve bilgilendirici.


Selahattin İçli'nin prozodi ile ilgili olarak, vurguladığı temel konulardan biri; "konuşur gibi şarkı söylenmesidir". İşin doğası bunu gerektirir. "Besteci, kendi kültür dilinin kurallarını iyi bilir ve bu dili kullanabilirse başka prozodi kuralına ihtiyaç kalmaz" şeklinde ifade eder.
Bu konu çok su götürür. 20 yy. öncesi eserler böyle değil en azından. Yâni kelimelerin ortalarında duraklar mevcut, konuşur gibi söylemek mümkün değil eğer esere uyulursa.


Şair ve bestecilerin yarattıkları bu büyük eserlerin, sanata dair teknik, estetik, âhenk gibi kaidelerinin yanı sıra, tarihi aktaran, etkileyici ve öğretici yönleri de bulunmaktadır. Bu eserlerde âhengi sağlayan en önemli unsur elbette prozodi, yani söz ile müziğin uyumudur. Söz ile müziğin uyumlu olduğu eserler kalıcı, öğretici yönü yüksek, sanatlı eserlerdir.
Yazarın böyle iddialı şekilde konuşmasını doğru bulmuyorum. "Yine bir gülnihal" prozodiye aykırı işliyor örnek olarak. Sanatsız bir eser mi oluyor? En önemli unsur prozodi nasıl olur? Dede Efendi'den daha iyi biliyor mübârek :).


Doğru bir müzik prozodisi yaratabilmek için şu kurallara uyulur:
- Prozodi bakımından ölçülerin ve vuruşların ilk notası kuvvetlidir.
- Kuvvetli ve vurgulu heceler, ölçü ve zamanların ilk notasına düşürülmelidir.
- Sessiz ve kısa heceler, zayıf zamanlarla çakışmalıdır.
- Sondan bir önceki heceye daha büyük değer verilir veya bir kaç nota düşürülürse, zayıf bir hece, kuvvetli bir nota ile denkleştirilebilir.
- Kuvvetli bir hece, bir kaç nota ile uzatılırsa zayıf bir notaya düşebilir.
- Müzik cümlesindeki son nota, mısra veya cümlenin son hecesine düşmelidir.
- Bir sözcüğün ilk hecesinin son notaya düşürülmesinden kaçınmak gerekir.
- Ritim duraklamaları ve susmalar, sözcüğün söylenişinden gelen duraklamalara rastlamalıdır.
- Vezin kalıplarıyla müzik ölçüsü arasında uyum bulunmalıdır.
Doğruluğunu tartışabiliriz ama eser yazmak isteyenlerin aklında bulunması gerekir en azından. Tüm metni okumak istemeyenler kısaca bu özete bakabilirler.


"Aruz ölçüsüyle yazılmış güftelerde, mısraın aruz kalıbına uygun şekilde bölünmesine "taktî" denir. Taktî genellikle mısraların mânâ akışını bozmaktadır. Taktî mısraları nerelerde kesmişse besteci de o kısımda durak yapmıştır. Aralarında öyle ciddi bir bağlantı vardır ki, vezin durakları, kelimeyi ortasından, yani istenilmeyen yerden bölmüşse, bestekâr da mutlaka aynı yerde kalış yapmıştır. Klasik bestekârlarımızın bu anlayışı, günümüz prozodisi bakımından hata sayılmaktadır."
:D


Arel'e göre, prozodinin temeli kelimelerin vurgularına dayanmaktadır ve asıl olan, beste içerisinde vurguların hissettirilebilmesidir. Dolayısıyla konu, usûllerin zayıf ve kuvvetli vuruşlarıyla, vurguların sağlıklı bir şekilde uyuşturulması meselesidir.
"Heceler genellikle uzunlu-kısalı olmakla birlikte, notalarken vurguların uzun hecelere rastlamasına dikkat edilir. Hecelere uzunlu-kısalı notalar uygulanmak istenirse, uzun değerdeki notaların, asıl vurguları taşıyan hecelere veya kapalı (uzun) hecelere; kısa değerdeki notaların vurgusuz veya açık (kısa) hecelere getirilmesine dikkat edilmelidir. Bu arada hecelere gereğinden fazla uzunluk verilmesinden veya aşırı kısa değerler kullanılmasından kaçınılmalıdır. Vurgu mûsıkînin can damarıdır. Vurgu daima anlamı anlamlandırma, ritim ile buluşmasını sağlayan, anlamı ritmik melodi haline getiren bir sanat olayına (bestelemeye) sebep olur."
Genel olarak katılıyorum ancak bestekâr gerekli gördüğü yerde bunu göz ardı edebilmelidir. Bu kadar kuralcı olmak özgürlüğü kısıtlar ve bestekârın tekrarlara düşmesine yol açabilir.


"Mânâ, kelime dizilişlerinden meydana gelen cümledeki duygu ve düşüncenin, açık veya gizli olarak bize duyurulmasıdır. Mânâ bizi düşündürür ve zevklendirir. İçimizde acı ve tatlı pek çok çağrışımlar uyandırır; ilham verir ve hayâl âlemine sürükler. Bu âlemin içine acı karışsa bile, bize o anda buruk bir tat, lezzet verir. Kimimiz mânânın açık seçik belirmesinden zevk duyarız. Kimimizde gizlenmiş mânânın tarafımızdan keşfedilmesinden lezzet alırız. Mânânın esrarlı güzelliğinden büyülenmiş olanlarsa, hissetikleri zevk ürperişini kâfi görerek, mânâyı keşfe gerek duymazlar. Onu öylece kabul ederler. Ahmet Haşim‟in şiirlerinden alınan zevk bu türdendir."
Bu kadar güzel söylenemezdi. Tespit çok yerinde. Bu makâlede aklımda kalacak olan en güzel kısım budur bence.


"Şairler, güftedeki diğer ses ve âhenk unsurlarıyla bu mânâyı örerek, birbirinden kolay ayırt edilemez hale getiriyorlar. Bu sebeple ne mânâyı şiirin ses unsurundan, ne de sesi mânâdan ayırmak mümkün görülür. Bu itibarla manasız bir şiir, güfte olarak seçilemez. Bugün için güftede, ne kadar zengin ritim ve mûsıkî unsurları olursa olsun, mânâsını hissedemedikleri bir eseri, şiir saymayanlara biz de katılıyır ve "mânâsi duyulmayan, anlaşılmayan bir güfte, bestelenemez, bestelenmemeli diyoruz."
Yâni, ama maalesef genelde bizim güfteler mânâ derinliği bakımından basit kalıyor. Genelde herkes basite kaçıp, dörtlükte 2. ve 4. misrâyı aynı bırakıyor ve sanki üzerinde çok düşünülmemiş hissi veriyor bana.


"Nokta, virgül, noktalı virgül, iki nokta, üç nokta, soru, ünlem, tırnak, parantez gibi asıl noktalama işaretleri, bir metindeki durgu yerlerini belirttikleri gibi, cümlelerin akıcılığını, mânâ değişikliğini ve mânâ zenginliğini sağlarlar. Bu sebeple asıl noktalama işaretlerine, şâirlerin, bilhassa güftekârların büyük önem vermesi lâzımdır. Zirâ bestekâr, bu noktalamalardan kendisine bir yorum çıkaracak ve uygun kelimeleri, heceleri vurgulayacaktır. Noktalamalarla böylece mânâ prozodisini yerleştirecek ve bu işaretlerin her birini mûsıkînin nota değerleriyle seslendirecektir."
Yine hazır kalıp olmuş oluyor. Bence bu zenginliği ortadan kaldırıp, her şeyi "tek tip" şekline getirir.


Söz ile müziğin uyumu, Selahattin İçli‟nin anlatımında o kadar güzel ifade edilmiştir ki, söylenmek istenen her şey güzel bir benzetme ile özetlenmiştir. "Sözlü müzik eserlerinde şiir ana kaynaktır. şiirle yaklaşım çok iyi kurulmalı ve beste o şiiri anlatmalıdır. Maksat, çok güzel bir elbiseyi çok güzel bir vücuda giydirmek değil, o vücuda enfes bir elbise dikebilmektir. Derin bir inceleme ile ve eskizler yaparak müzik kumaşının türü, rengi, deseni, elbisenin modeli tespit edilerek kesim ve provalara geçilir. Besteyi aynada seyrederken aksesuarları da takılır nihayet."
Bestekârların bakış açısı böyle sanırım. Ama genelleme yapabilir miyiz bilmiyorum.


Önce müziği yazarak, sonradan söz oturtmak da büyük bir hatadır. şiirden hareket etmemiş bir beste, ne mânâ ne de dil prozodisine uyum sağlayamaz. Bu tarz, hafif müzik alanımızda maâlesef dile ihanet eden şarkıların yıllarca yayılmasına sebep olmuştur. Günümüzde ise; bir felâket halinde devam etmektedir.
Giydirme Eserler Listesi

Bu tür kültürümüzde ancak var. Yâni yine bu kadar kesin konuşmak doğru mudur, bilemedim.


Bir misâl verelim: "Dün yine günümüz geçti beraber" sözünü, açık ve kapalı hecelerin durumunu bozmadan bestelersek, ortaya Refik Fersan‟ın ünlü Mahur şarkısında olduğu gibi hem doğru, hem güzel bir ezgi çıkar. Ama bu sözü bestelerken "Dünyiii-negününüüü- müzgeeeeeç-tibeeeeraber" haline sokarsak, belki yine bir melodi söyleyebiliriz, ama bunun Türkçe olup olmadığı çok su götürür bir hal alır. Azınlık şarkıcılarının söylediği kantolara veya sonradan üzerine Türkçe söz giydirilmiş yabancı müzik parçalarına benzer. İşte İstiklâl Marşımızın bestesindeki, "Carmen Silva" „vals‟inden etkilenmiş, daha önce padişah için bestelenmiş ve Edgar Manasyan Efendi‟ye düzelttirilmiş olmasından çok daha önemli olan problem budur."

Prozodi kuralları açısından bakıldığında söz ile müziğin uyuşmamasına örnek olarak, ilk akla gelen eserlerden biri, "İstiklâl Marş"ımızdır. Cinuçen Tanrıkorur‟un vurguladığı temel konulardan biridir. "Türkler, "buuşafak;lardaa-yüüzee-naalsancak; sönmeden yurduuumu-nüüstün- deetüteenen-soono-caakobe!" diye konuşmazlar. Böyle konuşmadıkları için şarkı da söyleyemezler. Sözlü müzik besteciliğinde sözün besteye zamanda önceliği olduğu, yani bestenin "söze göre" yapılması gerektiği, başka amaçla önceden yapılmış müziğe konfeksiyon elbise usûlü söz giydirilemeyeceği gibi çok basit bir bestecilik kuralının bilinmemesinden doğan yukarıdaki garip parçalanmalara, müzikte "prozodi hatası" denir ve dilin ses yapısını iyi bilmemekten kaynaklanır."

Ve son olarak örneklerle prozodi meselesine değinilmiş. Eski eserlerimizde bu olaya çok dikkat edildiğini düşünmüyorum. Cinuçen Bey'e örneğinde katılıyorum, giydirme meselesinde ama ondan önce gelen bestekârların hepsi prozodiye uymamış (sanırım). Hepsi de mi bilmiyor dilimizi?
 
Messages
110
Reactions
188
Age
34
YouTube
link
Eserleri dönemsel olarak ele almak gerekir, tıpkı tarih gibi. Dede Efendi ya da öncesinde prozodi kavramı zaten yoktu. Mesele eserleri görkemli, ihtişamlı şekilde meydana getirmekti. Özellikle büyük formdaki eserlerde kelimeler öylesine bölünür ki, anlamını zaten bu yüzden bile yitirir. Bunu dönemin sosyal ve siyasi konjöktürü olarak ele almak lazım. Örneğin padişahın taç giyme töreni, ya da cuma selamlığı. Bunların ne kadar uzun törenler ile yapıldığını biliyoruz. Halbuki bu taç giyme olayı ya da selahiyet bu kadar uzun olmaya da bilirdi. Ya da padişah cuma namazına giderken neden bu şatafat?. Ya da yabancı elçilerin kabulündeki olaylar. Hasbahçede Ayş u Tarap adlı kitapta bunlar yazıyor. Elçiler geliyor sarayın bahçesinde yırtıcı hayvanlar var, filler var vs. bunlar ile önce bir psikolojik baskı uygulanıyor. Adam zaten huzura gelene kadar bu gördükleriyle, ya da davranışlar ile sindiriliyor. Eserler de böyle. Mesele anlamdan çok ihtişam.
Makalede bahsedilen prozodi kavramı 100 yıl içindeki dönemi kapsamaktadır, ki zaten verilen örnekler de öyle.
Bu arada Dede'nin 'yine bir gülnihâl' şarkısı o kadar da vezne aykırı değildir. Sadece 'yine' kelimesinin geldiği yer bozar ama diğer kısımlar gayette de vezne uygundur. Bu galat-ı meşhur biraz.

Bahsettiğiniz 4 mısralı güftelerdeki 2 ve 4. mısraların aynı olması, akılda kalması için önemlidir. 19. yüzyıldan yani modernleşmenin etkisi altında yaşamış bestekarın akılda kalıcı bir şarkı besteleme isteği gözardı edilmemeli. Bildiğimiz gibi şarkı formunun 2. 4. mısralarına tekabül eden kısımlar aynı melodiler ile bestelenir. Sözlerin de aynı olması, bu meyanda gayet doğaldır. Burada hayatın hızlanması, tüketimin artması, melodilerin sadeleşmesi, hayatın da bu oranda sadeleşmesi olarak ele alınabilir. Örneğin 'beni kaybettin artık sen çok bekleyeceksin' mısrası, en akılda kalıcı kısımdır. Besteci de bunun farkındadır, biraz da pragmatiktir aslında. Ya da 'yetiş ey gamze, yetiş imdade', bu bestecinin bazen tercihidir. Çünkü bazen güfte farklı olsa da, besteci aynı mısrayı kullanır.

Kısaca prozodi kavramı özellikle Arel ile gündeme gelmiş, ki kitabı vardır bu konuda, 100 yılı aşmayan bir konudur.
 
Messages
123
Reactions
189
Eserleri dönemsel olarak ele almak gerekir, tıpkı tarih gibi. Dede Efendi ya da öncesinde prozodi kavramı zaten yoktu. Mesele eserleri görkemli, ihtişamlı şekilde meydana getirmekti. Özellikle büyük formdaki eserlerde kelimeler öylesine bölünür ki, anlamını zaten bu yüzden bile yitirir. Bunu dönemin sosyal ve siyasi konjöktürü olarak ele almak lazım. Örneğin padişahın taç giyme töreni, ya da cuma selamlığı. Bunların ne kadar uzun törenler ile yapıldığını biliyoruz. Halbuki bu taç giyme olayı ya da selahiyet bu kadar uzun olmaya da bilirdi. Ya da padişah cuma namazına giderken neden bu şatafat?. Ya da yabancı elçilerin kabulündeki olaylar. Hasbahçede Ayş u Tarap adlı kitapta bunlar yazıyor. Elçiler geliyor sarayın bahçesinde yırtıcı hayvanlar var, filler var vs. bunlar ile önce bir psikolojik baskı uygulanıyor. Adam zaten huzura gelene kadar bu gördükleriyle, ya da davranışlar ile sindiriliyor. Eserler de böyle. Mesele anlamdan çok ihtişam.
Makalede bahsedilen prozodi kavramı 100 yıl içindeki dönemi kapsamaktadır, ki zaten verilen örnekler de öyle.
Bu arada Dede'nin 'yine bir gülnihâl' şarkısı o kadar da vezne aykırı değildir. Sadece 'yine' kelimesinin geldiği yer bozar ama diğer kısımlar gayette de vezne uygundur. Bu galat-ı meşhur biraz.

Bahsettiğiniz 4 mısralı güftelerdeki 2 ve 4. mısraların aynı olması, akılda kalması için önemlidir. 19. yüzyıldan yani modernleşmenin etkisi altında yaşamış bestekarın akılda kalıcı bir şarkı besteleme isteği gözardı edilmemeli. Bildiğimiz gibi şarkı formunun 2. 4. mısralarına tekabül eden kısımlar aynı melodiler ile bestelenir. Sözlerin de aynı olması, bu meyanda gayet doğaldır. Burada hayatın hızlanması, tüketimin artması, melodilerin sadeleşmesi, hayatın da bu oranda sadeleşmesi olarak ele alınabilir. Örneğin 'beni kaybettin artık sen çok bekleyeceksin' mısrası, en akılda kalıcı kısımdır. Besteci de bunun farkındadır, biraz da pragmatiktir aslında. Ya da 'yetiş ey gamze, yetiş imdade', bu bestecinin bazen tercihidir. Çünkü bazen güfte farklı olsa da, besteci aynı mısrayı kullanır.

Kısaca prozodi kavramı özellikle Arel ile gündeme gelmiş, ki kitabı vardır bu konuda, 100 yılı aşmayan bir konudur.
Bu makâledeki problemin, prozodinin değişen önemini ve bu konuda Arel sonrası musıkîşinasların (bazılarının) kazandığı hassasiyeti açıklaması olduğunu düşünmüyorum. Bu "eskiden önemli olan makâm ve usûl kullanımı iken, artık prozodiye verilen hassasiyet de artmıştır, prozodiye uyan beste de x,y,z şekilde yapılır" şeklinde ifâde edilebilirdi.

Bu denebilecek iken, farklı insanların farklı musıkî değer yargıları olmasını "felâket" olarak algılayan, bireysel yargılarını ve retorik amaçlarını sanatın hiyerarşik sınıflandırılması için kullanan (ki bence bu, Batılı modernitenin kültürümüze getirdiği iyi ve kötü şeylerden, en çok tahribât yaratanı olabilir, eski edvarlarda bireysel görüşler belirtilse de hiçbir musıkîye "felâket", "sanatsız" olarak bakılmaz, musıkînin sanat değerini belirleyen objektif bir amacı olduğu düşüncesi, Batılı modernitenin bir bakış açısıdır), ve sonuçta hiçbir şekilde bilimsel olmayan "benim sanat demediğim sanat değildir" düşüncesine kendini kaptıran bir ton görüyoruz. Aslında bu biraz bizim modernleşme çabamızda aydınların sözde "yozlaşmış" toplumu "düzeltme" bakış açısıyla da çok bağlantılıdır zâten. Her şey, objektif bir neden olsun olmasın, yine sözde "evrensel" (yüzde doksan dokuz burada bahsedilen Batılı toplumun beğenileridir) standartlara göre düzeltilmeli, düzeltilemeyenler de bastırılmalıdır, Tanzimat'tan beri aydınlarımızın görüşünce. Bir yazar tabii ki kendi görüşlerini belirtip "bence bu daha güzel olur" der, bilimsel olarak "bu gelenekte bu böyle yapılır" der, ancak "bu benim istediğim şekilde yapılmazsa objektif olarak kötüdür, asla yapılmamalıdır" demesi makâleyi bilimsellikten yoksun ideolojik bir propaganda kağıdı yapar.

(İlginçtir, Batı'dan aşırılan modernist "konuştuğun gibi söyle" bakış açısıyla birlikte, opera da aşırılmıştır, ancak Cumhuriyet devrinde [tamamen aydın kesimin aklındaki sınıfsal imgeler nedeniyle] "sanatların en yükseği" olarak görülen operada asla böyle bir prensip yoktur.)

Bu arada bu yorumların hiçbiri sizi kötülemek için değildir, bu makâle ile siz de aynı fikirde olmayıp paylaşmaış olabilirsiniz, daha önce bahsettiğim gibi böyle bir özgürlüğümüz vardır. Sâdece bu tür makâlelerin arkasında yatan düşünce şekli, Cumhuriyet devrinde makâm müziğine vurulan darbeye yol açan düşünce şekliyle aynıdır, tepkili olmamın sebebi budur.
 
Last edited:
Messages
110
Reactions
188
Age
34
YouTube
link
Bu arada bu yorumların hiçbiri sizi kötülemek için değildir, bu makâle ile siz de aynı fikirde olmayıp paylaşmaış olabilirsiniz, daha önce bahsettiğim gibi böyle bir özgürlüğümüz vardır. Sâdece bu tür makâlelerin arkasında yatan düşünce şekli, Cumhuriyet devrinde makâm müziğine vurulan darbeye yol açan düşünce şekliyle aynıdır, tepkili olmamın sebebi budur.
Vallahi mirim ben bu makaleyi aslında vezin-usul ilişkisi için paylaşmıştım. Bu makaleyi ben yazmadım, dolayısıyla söylediklerinizi üstüme alınmam söz konusu değil elbette. Fakat burada yazarın: "Bu eserlerde âhengi sağlayan en önemli unsur elbette prozodi, yani söz ile müziğin uyumudur. Söz ile müziğin uyumlu olduğu eserler kalıcı, öğretici yönü yüksek, sanatlı eserlerdir" bu paragrafı, onun çıkarımıdır. Bu da aslında onun kullandığı kaynaklardan aldığı bilgilerden dolayıdır. Örneğin Ali Kemal Belviranlı'nın Aruz ve Âhenk adlı eserinden yaptığı alıntı, onun neden bu çıkarıma vardığının bir göstergesidir. Ki döneminde yaşayan bestekarlardan fikir alınması makaleyi oldukça özgün yapmaktadır. Çünkü bestecilerin görüşleri ve düşünceleri direkt alınmış ve aktarılmıştır. Bunun bizim düşüncemize uyup uymaması öznel bir durum tabii.
Retorik ya da söz boyama konusu zaten bizim müziğimize yine 20. yüzyılın başında girmiştir. Ondan önce bu olay çok da düşünülmemiş ya da ihtiyaç duyulmamıştır. Bahsettiğiniz opera sanatı, yani müzikle beraber sahnenin, 'act'in olduğu bir durumda retorik kaçınılmazdır. Müzik de buna göre şekillenmiştir. Halbuki bizde ilk opera'nın yazımı zaten Cumhuriyet'in ilk zamanların olmuştur, ki Atatürk'ün emri ile 1934'te yazılan Özsoy operasıdır. Dans tiyatro gibi sahne sanatları ile ilgili olmayan makam müziğimiz (hali hazırda da ilgili değildir) retoriğe ya da prozodiye müziğimiz sahneye çıktığında ihtiyaç duymuştur. Bu da araştırmalarıma göre 1940'lı yıllarda Mısır filmlerine müzikler ya da şarkılar yapan usta besteci Sadettin Kaynak sayesinde olmuştur. Çünkü görüntüye müzik yapılmak durumunda kalınmıştır ve ağız hareketlerine göre söz yazma zorunluluğu doğmuştur. Sanırım bu konuda en nadide örnekler Kaynak'ın film müzikleridir, Türk makam müziği çerçevesinde.
 
Messages
123
Reactions
189
Vallahi mirim ben bu makaleyi aslında vezin-usul ilişkisi için paylaşmıştım. Bu makaleyi ben yazmadım, dolayısıyla söylediklerinizi üstüme alınmam söz konusu değil elbette. Fakat burada yazarın: "Bu eserlerde âhengi sağlayan en önemli unsur elbette prozodi, yani söz ile müziğin uyumudur. Söz ile müziğin uyumlu olduğu eserler kalıcı, öğretici yönü yüksek, sanatlı eserlerdir" bu paragrafı, onun çıkarımıdır. Bu da aslında onun kullandığı kaynaklardan aldığı bilgilerden dolayıdır. Örneğin Ali Kemal Belviranlı'nın Aruz ve Âhenk adlı eserinden yaptığı alıntı, onun neden bu çıkarıma vardığının bir göstergesidir. Ki döneminde yaşayan bestekarlardan fikir alınması makaleyi oldukça özgün yapmaktadır. Çünkü bestecilerin görüşleri ve düşünceleri direkt alınmış ve aktarılmıştır. Bunun bizim düşüncemize uyup uymaması öznel bir durum tabii.
Haklısınız, bir kişinin düşüncesi üzerinden çıkarımlar yapılmış gibi söylemem pek doğru bir anlatım olmamış, ancak ana mesele pek de bu değil. Mesela şu cümleyi düşünelim:

"Klasik bestekârlarımızın bu anlayışı, günümüz prozodisi bakımından hata sayılmaktadır."
Gayet bilimsel bir bakış açısından ele alınmış. Eski bir anlayış var, yeni bir anlayış var; bu iki anlayış da birbirleriyle çelişmekte. Sizin ikinci paragrafta verdiğiniz, benim de şu ana kadar hiç haberdâr olmadığım değerli bilgilerle yukarıdaki cümlenin paylaşıldığı, sonra da "bugünkü anlayış şöyledir" gibi bir şey söylenmesiyle,

"Bugün için güftede, ne kadar zengin ritim ve mûsıkî unsurları olursa olsun, mânâsını hissedemedikleri bir eseri, şiir saymayanlara biz de katılıyor ve mânâsı duyulmayan, anlaşılmayan bir güfte, bestelenemez, bestelenmemeli diyoruz."
denmesi arasında büyük bir fark vardır.
Yazar zamanının bütün bestekârlarına danışarak bu iddiayı ortaya çıkarmış olsaydı bile, bu yine bilimsel bir anlayışla yazılmamıştır. Çünkü anlaşılan bir ara sanat böyle yapılmıyordu ki, eskilerin "en iyi" dediği bestekârların bile anlayışı farklıydı; ve bunları biz "klasiklerimiz" olarak değerlendirdiğimize göre, bu şekilde de "güzel" olarak görülen eserler yapılabildiğini çıkarmak çok zor olmayacaktır.
Buna bu kadar tepkili olmamın sebebi ise bunun farklı konulara (musıkîde de başka alanlarda da) sürekli yansıyor olması. İçinde bulunduğumuz durumu anlamamız için önce "şu an yaygın olan mutlak doğrudur" anlayışından, bu anlayışın getirdiği cür'etkâr dilden kurtulmamız lâzım.
 
Messages
2516
Reactions
3837
Website
link
Facebook
link
Not düşeyim, hatırlatmakta fayda var, burada paylaşınlar hakkında sohbet ederken, tabii tartışma ortamı doğuyor. Bu ne paylaşanın şahsına yönelik, ne de yazarın şahsına yönelik. Ortada bir fikir var ve bu eleştiriliyor yeri gelince. Paylaşan paylaşılanın içeriğine katılıyor demek değil bu. Yâni kimse bir şey paylaşırken lütfen çekinmesin. Ortaya doğru konuşuyoruz, maksat beyin jimnastiği :)

Ben @efrūḫte'nin söylediklerine katılıyorum. Bu çalışma ne kadar bilgi içerse bile, biraz propaganda gibi keskin cümleler barındırıyor. Beni rahatsız etti ve alıntıladım. Tabii ki yazar o kadar zahmete girmiş, kendi yorumunu katabilir, katmalıdır da, ama böyle "bu olur, şu olamaz" tarzı kesin hüküm vermek çok yanlış. Ayrıca kendi görüşünü destekleyen bestekârlardan alıntılar vererek iyi zemin hazırlamış. "Bakın, bestekârlar da benim gibi düşünüyor" gibisinden kendine kalkan hazırlamış. Halbuki tam tersi düşünen bestekârlar da vardır, onları almamış yazıya. Objektif olduğunu şüphe ediyorum bu yüzden. Prozodinin önemine vurgu yapmak için her tür silâhı kullanmış gibi bir his var. Neyse, önemli değil.

Bu propaganda tarzı sözler dışında güzel bilgiler veriyor yine de. Paylaşım için teşekkürler.
 
Messages
110
Reactions
188
Age
34
YouTube
link
Açıkçası ben sosyal bilimlerin pozitif bilimler kadar keskin olmamakla birlikte, bazı konularda söz söyleme hakkında bilgi sahibi ya da araştıran kişilerin sözünü sakınmaması taraftarıyım. Sonuçta bilimde bir tez öne sürersiniz, onun anti-tezi olur. Bu sosyal bilimlerde çok görülen bir durumdur. Örneğin Platon'nun idealar dünyasına karşı onun da öğrencisi olan Aristoteles gözlem ve bu yolla dünyanın anlaşılacağı üzerine bir anti-tez sunmuştur. Bu olabilir. Olmalıdır.

Size Erol Sayan'ın da anlattığı bir örnek vereyim. Kalbe Dolan O ilk Bakış adlı şarkıyı besteledikten sonra dönemin radyo sanatçısı Tane Şener Sayan'ın evine gelmiş ve bu şarkıyı beğenmiş. Erol Sayan 'bunun diğer kıtalarını, sözlere uygun olarak notalayacağım' demesine rağmen Şener ısrar etmiş ve o şekilde okumuş. Okuyuşu da şu şekildedir:


Fakat sonra bunu bir çok sanatçı da okumuştur. Bunlaran en ünlüsü Zeki Müren şarkıyı okuduğunda bu prozodik hataları düzeltmiştir. Nasıl anlıyoruz bunu? birincisi Sayan Zeki Müren'in okuyuşunu beğendiğini ve prozodi hatalarını düzelttiğini söylemiştir. İkincisi Şener'in okuyuşunu dinlerseniz 'sahil boyu boş Yaaa-maçlar, isim yazııı-lan aaaa-ğaçlar" diye okur. Halbuki Müren 'Sahil boyu boş yamaaçlar, isim yazılan ağaaçlar' şekilinde yotumlamıştır. Bu prozodi olayı biraz yorumcu ile ilgilidir. Eğer yorumcu kısa uzun heceleri biliyorsa, bunu nefes teknikleri ile bile düzeltebilir.

Zeki Müren'in okuyuşu ise şu şekildedir:


Bu pilav çok su kaldırır. Ama yine de çok boyutlu olduğu da bir gerçektir. Yalnızca besteci, söz yazarı ile ilgili değil, yorumcu da işin içine dahildir.
 
Messages
123
Reactions
189
Bu olabilir. Olmalıdır.
Dediğiniz diğer her şeye katılmakla birlikte burada bahsettiğiniz örnekle prozodi tartışmasında arada bir fark olduğunu düşünüyorum. Platon ve Aristoteles'in tartışması deskriptiftir. Yâni olan bir şeyi, bu durumda içinde bulunduğumuz evreni, açıklamaya çalışmışlardır. Bu konuda ikisi, iki ayrı bakış açısı türetmişlerdir, onlardan sonra gelenler ise bunu mantıkla ya da verilerle desteklemeye çalışmışlardır.

Buradaki 'prozodi' tartışması ise preskriptiftir, yâni "bu böyle olsa daha iyi olur" der. Hatta yazar bununla yetinmez, bu preskriptif iddiasına uymayan eserleri küçümser. Böyle bir şeyi tartışmak için ilk önce müziğin objektif bir amacını bulmak gerekir ki ne "iyi" ne "kötü" anlayalım. Bu konuda da herhangi bir fikir birliğine varabilen olursa çok kayda değer bir iş çıkarmış olur, çünkü bu konuda günümüze kadar hiç fikir birliği olmamıştır. Zâten "iyi", "kötü" nedir konusunda fikir birliği olmayınca, bu tartışmalar dogmatik bir yapı alır.

Yukarıda bahsettiğim durum nedeniyle de, müziğin içine böyle iddialar yerleştirilince, büyük tahribatlar yaşanabilir. Yüzyılardır süregelen gelenekler, dogmatik sebeplerle "kötü, gelişmemiş" bulunduğu için yerle bir edilebilir. Çok seslilik tartışması da bu yüzden değil midir?

Prozodiyi tanıtıp, "böyle yapılır, bence çok güzeldir, çünkü x,y etkileri olur, o yüzden ben artık musıkîme katkılarıma bu gözle bakacağım" demekle, bu makâledekileri söylemek çok farklıdır.
 
Messages
110
Reactions
188
Age
34
YouTube
link
Makalenin savunucusu değilim ya da benim de tasvip etmediğim söylemler de mevcuttur. Bununla beraber çalışmanın sınırları şu paragrafta belirtilmiş 'Bu çalışmada birçok kaynaktan faydalanılmıştır. Ancak, başlıca üç kaynak, çalışmamıza temel teşkil eder. Birincisi; Hüseyin Saadettin Arel‟in "Prozodi Dersleri" isimli eseri, ikincisi; "Türk Müziğinde Prozodi" isimli Dr. Saadet Güldaş‟ın eseri, üçüncüsü; Ali Kemal Belviranlı‟nın "Aruz ve Âhenk" isimli çalışmasıdır. Prozodik tahlil çalışmalarında başlıca kaynaklar olan eserlerin yanı sıra, konuyla ilgili çalışmaları olan beş Türk müziği bestecisinin görüşlerine başvurulmuş, bu doğrultuda elde edilen bilgiler sonuç bölümünde yorumlanmıştır'. Makaleyi bu ifadeler doğrultusunda değerlendirmek lazım belki de. Bilemiyorum. Beğenilerin ikonlar doğrultusunda gösterildiği bir ortamda çok da yorum yapmak istemiyorum bu konuda kendi adıma. Bu arada müzik yazmaya çalışan biri olarak, makale haricindeki fikirler benimdir ve makaleden bağımsız olarak yazılmıştır.
 
Top Bottom